Cuma, Aralık 15, 2017

Gürcistan Üzerine Kısa Kısa

Sovyet Gezegeninden Dünyamıza Düşen İlk Cisim
21 Mayıs 1989’ de ne oldu?
Sovyet Pilot Yüzbaşı Alexander ZUYOV, çılgınca bir plan yapıp, Batum’daki Sovyet Hava Üssünden (Bu gün Batum Uluslararası Havalimanının hemen arkasındaki yöre halkının büyük baş hayvanlarını otladığı atıl durumdaki arazi.) dönemin en efsane uçağı MİG-29’u kaçırıp Trabzon havalimanına sabahın erken saatlerinde görevlilerin hayret dolu bakışları arasında alana inmesiyle büyük bir diplomatik krizi başlatmış oldu. Zavallı görevliler evvela Sovyetlerin Türkiye’yi işgal ettiklerini sanmışlar ama ortada çok daha heyecan verici bir hikaye vardı. Bu durum Amerikan yapımı Anti-Sovyet bir film değil gerçek bir olaydı. Belki de yakında başlayacak olan büyük çöküşün ve göçün uzak bir galaksiden gelen zayıf bir radyo frekansı türünden silik bir sinyaliydi.
Ön sözlü Giriş:
Gürcistan denildiğinde aklıma iki şey gelir. Ortodoks Hristiyanlık ve Şarap. Kafkasların hep genç kalmayı başarmış nazlı ve bir o kadar da inatçı kadını Gürcistan. Rusların Gruzia, İranlıların Gürcistan batılıların ise Georgia dediği bu gizemli ülkeye kendi öz halkı Sakartvelo der. Kadim kültürü bin senelik alfabesi ile Gürcistan kültür hayatına değinecek olursak buna benim ne tefekkürüm yeter ne de zamanım. Zaten Gürcistan tarihi, dili, coğrafyası ve kültür hayatı ile alakalı okuyabileceğiniz birçok profesyonel kaynak hali hazırda raflarda siz değerli kültür avcısı kitap kurtlarını bekliyor. Beri yandan sıkıcı akademik bir dilden uzak, defalarca okuyup hala anlamakta zorluk çekeceğiniz paragrafların olmadığı, okurken zevk alacağınız, sokağın kokusunu cümlelerin arasına sıkıştırmaya çalışacağım bir yazı okuyacaksınız.

Karadeniz Sokaklarında Gürcü Algısı:
Sovyetlerin sancılı çöküşünün ardından Kişinev’den Erivan’a, Vladivostok’tan Batum’a etkisini ciddi bir şekilde hissettiren ekonomik ve sosyal sorunlar baş gösterdi. Sovyet vatandaşlarının aklında tek bir soru vardı. – Peki şimdi bize ne olacak? Kimileri Sovyetlerin çöküşüne seviniyor bağımsızlığın tadını çıkartıyordu, Sovyetler bizi tembelliğe alıştırdı ve alkolizmin kollarına attı diyordu. Kimileri ise kapitalizmin korkunç ayak seslerinden kaçmak için Lenin’in manevi gölgesine sığınıyorlardı. İşte çöken Sovyetlerin yaklaşık 20 Milyon Kilometre Karelik enkazının altından kurtulan insanlar bir umut, bir ekmek diye komşu ülkelere akın akın gitmeye başladı. Doğu Karadeniz bölgesi ise ekseriyetle Gürcü akınına uğradı. Tabi gelenlerin arasında Rus, Ukraynalı ve Ermeniler de vardı. Herkesin bildiği bavul ticareti işte bu dönemde zirve noktasına ulaştı. Sovyetlerin çöküşüyle doğan otorite boşluğu sırasında yağmalanan devlet malları ya da insanların evlerindeki kişisel antika eşyaları bavullara doldurup, biraz para kazanmak umuduyla ülkemize getirdiler. Kısa sürede bu mallar satıldı haliyle devamlılığı olmadığı için batan geminin malları festivali aslında çok da uzun sürmedi. Sovyetlerin çöküşü bir çok insanın hayatını olumsuz yönde etkiledi beri yandan 90’larda çok güçlü bir mafya/iş adamı konseptinde yeni bir tür de geliştirdi. Şimdilerin pahalı zevklere sahip soylu milyonerlerinin ilk sıçramalarını yaptıkları ve sosyeteye girdikleri nokta tam da burasıdır.
İnsanoğlu daha uzun ve daha iyi yaşamaya programlı bir canlıdır. İntihar edenlerin birçoğunda aslında bir tür kodlama hatası vuku bulur ve daha ileriye gitmek istemeyip yaşamlarını sonlandırırlar. Belki de hiç anlayamayacağımız kadar karmaşık bir ruh halidir bu. Anneler ve babaları düşünün hem kendileri yaşamak zorunda hem de ailelerini yaşatmak zorundalar. Ne kadar çetin bir süreçtir bu. Ama asli bir vazifedir.
Satacak Sovyet antikası bitince çilekeş Sovyet kadınları yavaş yavaş bedenlerini satmaya başladılar. Kadınların bedenleri para karşılığı satması herkesin bildiği üzere çok eski bir meslektir. Beri yandan bedenini satarak para kazanmak isteyen bir kadının çalışabileceği en verimli ülkelerin belki de en iyisi ülkemiz topraklarıdır. Kelepir antika işinden konsomatrisliğe uzanan hikayemiz işte tam da burada çatallanıyor. Ahlaksızlığın ve yozlaşmanın başladığı o hassas nokta. Peki ahlaksızlık gerçekten nereden geliyordu? Sovyet kadınlarından mı yoksa Türk erkeklerinden mi?
Ne olsa yaparım abi!
Kimyagerler, ressamlar, hemşireler, kütüphaneciler, biyologlar, arkeologlar, dilciler ve tarihçiler. Onca eğitimli kadın nasıl olurda bir anda 3.sınıf pavyonlarda konsomatris olarak yaşamaya başlarlar? Belki de tek düze Sovyetlere uygun insan yetiştirme sisteminin bir sonucuydu bu, bir kimyager kimyagerliğin dışında hiçbir iş yapamazdı. Çok enteresandır ki biz de olsa – ne iş olsa yaparım abi, derler ama bunu Sovyet kadınları yapamadı, beri yandan ülkemizdeki erkek egemen sistem de bunu yapmalarına müsaade etmedi. Türkiye hiçbir zaman Almanya gibi kolayca iş bulabileceğin bir yer olmamıştır, ne kendi insanına ne bir başkasına.
Rusya’dan kızlar geldi
Doldi sahiller doldi
Bekarlara ne isa
Evlilere ne oldi?
(Nakarat)
Ee Nataşa Nataşa
Kodun bizi Yataşa
Çikardi bizi yoldan
Moskovali Nataşa
(Dip Not: Yataş – Bkz: Baza, yatak markası)
‘’Eminem, Tara Saçını Tara’’ gibi çok güzel eserlere imza atmış efsanevi yöre sanatçısı Erkan Ocaklı Sovyetler sonrası göç dalgası ile Karadeniz’e gelen Rus çoğu Gürcü kadınlarından ilham alarak bu ironik şarkıyı yazdı. Şarkı o dönemlerde çok popüler oldu. Böylelikle Nataşa kavramı/kalıbı dilimize resmi olarak geçmiş oldu. Aslında Natalya isminin kısaltılmışıydı Nataşa. Rusya’daki en popüler isimlerden biriydi. Bizde ise kötü yola düşmüş kadın anlamında kullanıldı. Hatta resmi polis raporlarında bile Nataşa Operasyonu olarak geçmeye başladı. Bu durum haklı olarak Rusya’yı ve Rus halkını ziyadesiyle rahatsız etmişti ve yanlışlığı düzeltmek için resmi bir başvuru yaptılar. Polis raporlarında yabancı uyruklu hayat kadını olarak geçmeye başladı. Ama halkımızı Nataşa’yı o kadar sevdi ve bağrına bastı ki bu gün hala Nataşa’nın şöhreti aynı şekilde yerini muhafaza etmektedir. Aynı şekilde Gürcistan’dan gelen herkese Rus denmesi de bunun bir örneğidir. Bu durum Gürcülerin kalbini ziyadesiyle kırmaktadır. Adam Rus değildir belki de tek kelime Rusça bilmemektedir ve saf bir Gürcü’dür, ama adı her zaman Rus’tur. Bu Rus etiketinden asla kurtulamaz.
Nataşalar onlarca ocağı söndürdü derler, onlarca aile dağıldı derler. Ama kimse mutsuz erkeklerin devrimi diye olaya bakamadı. Zaten ortada büyük bir ahlaksızlık vardır ve bu ahlaksızlığın sonu her zaman hüsran ve gözyaşıdır. Hikayenin sonunda fakir Sovyet kadınları bir şekilde yaşama tutunmuşlar, Karadeniz erkekleri ise mutsuz ve susuz devam eden evliliklerinden kısa sürelide olsa kaçmayı başarmışlardır. Tüm bu aktörler ve yaşanılan olaylar muhafazakar çevrenin Gürcü kadınlarına bakışını sonsuza dek değiştirmiştir. Çünkü onlar ahlaksızdır ve cehennemliktir. Onlar haramdır. Ön yargıların önüne binlerce metreküp baraj sularını tutan kalın beton setleri inşa etseniz bile onları engelleyemezsiniz. Ön yargılar aslında birer kanser hücresi gibidir.


90’lı senelerde Doğu Karadeniz’de aileler parçalanıyordu, nedeni ‘’Nataşalar’’dı. Bu günlerde de aynı şey oluyor nedeni ise Casinolar.


90’ların Bavul Ticaretçisi – 95’lerin Nataşa’sı 2000’lerin Mevsimlik Çay İşçisi
Sovyet sonrası insan evrimi ve tipolojisi bölge halkımızın zihninde bu şekilde kronolojik bir sıralama alır.


Gürcistan’a Tersine Göç
Mihail Saakaşvili başa gelene dek Gürcistan resmen bir Mafya devletiydi. Hani derler ya cebinde 5 dolar olduğunu bilseler keserler seni, işte aynen öyle. Adam kaçırma, fidye mafya derken ülke çıkılmaz bir bataklığın içine sürüklenmişti. Büyük kontratlara imza atmış maddi gücü olan ve Gürcistan dışında spor hayatına devam eden sporcuların yakınlarını kaçırma olayları bile kulağımıza geliyordu.
İyi kötü Saakaşvili çalışır durumda bir sistem geliştirmeye çalıştı. Özellikle Batum’a ciddi yatırımlar yaptı, başkaları yapsın diye resmi işleri kolaylaştırdı ve Batum’u bir cazibe merkezi haline getirmeye çalıştı. Konumu ve ikliminden ötürü Batum’u Karadeniz’in minik Las Vegas’ı yapmak istiyordu ve öyle de oldu aslında. Evvela Türk yatırımcılara güven verdi sonrada imkan derken yatırımlar peşi sıra geldi, kuleler peşi sıra dikildi, Sovyetlerin çay ve narenciye şehri Batumi artık korkunç bir kumarhaneler şehrine – günahlar şehrine dönüşmüştü. Günaha özel ilgisi olan insanımız ise bu davete asla hayır demedi. Batum’un yarısı Türklerin desek hemen her sokakta bir Türk işletmesi var desek yalan demiş olmayız. Bu kadar Türk Batum’da ne yapıyor Allah aşkına? Türkler Batum’u çok sevdi. Batum’daki Türkler için Batum yeniden sil baştan başlayabilecekleri bir cennet aslında. Tüm adli sicillerinin, tüm vergi borçlarının, kanlılarının, hasımlarının ve hatta mutsuz devam eden evliliklerinin bir anda buhar olacağı gerçek bir cennetti Batum. Kim böyle mucizevi bir yere gitmek istemezdi ki?
--- Tanrıdan ikinci bir şans mı istiyorsunuz? Yasalarla başınız dertte ve hapse girmek mi istemiyorsunuz? O zaman Batum Anaya gelin. O nun süt dolu memeleri herkesi doyuracak kadar protein dolu.
Az öncede bahsettiğim gibi can güvenliği ve biraz sistem denilen sostan katılınca Gürcistan’ın hamuruna nasılda cazibe merkezi oluverdi. Onca lüks casino ve otelin olduğu Batum’da bir de gidin halka hizmet veren devlet hastanesine bakın, fareler haçapuri ziyafeti veriyordur ameliyat hanesinde. Asgari ücretin 400 lira civarında olduğu şehirde bir de sağlık hizmetlerinin ücretli olduğunu hayal edin. Hayal bile edemiyorsunuzdur, aslında kimse edemiyor. Batumlu dostlarımla konuştuğum zaman, yeni bir casino yerine yep yeni bir devlet hastanesi dediğimde herkes başını sallayarak söylediklerimi onaylıyor ama gözlerde derin bir umutsuzluk var maalesef. Bize mi hastane yapacak bu açgözlü politikacılar Allah aşkına der gibi. Daha Çoruh nehri üzerindeki basit köprüyü bitiremediler… Şimdi sizlere derin ekonomik analizler yapacak halim yok, hiç de anlamam bu işlerden ama 4 milyonluk nüfusu ile sadece turizm, tarım ve şarapçılıktan bile Kafkasların İsviçre’si olabilir Gürcistan. Neden olmasın ki? 5 sene önce Gürcüler Şengen bölgesinde vizesiz seyahat edecekler deseydi birisi herhalde güler geçerdiniz öyle değil mi? Ama bu gün bu hakları var. Geleceğe umutla bakmak lazım, başka da bir şey yok elimizde zaten.
Batum’da yaşayan her Türkün bir hikayesi var, kimisi vergi borcundan kaçıyor, kimisi FETÖ den ötürü devletten kaçıyor, kimisi iflas etmiş bankalardan kaçıyor, kimisi metresinin peşinden gelmiş, kimisi sıkıcı evliliğinden kaçıyor. Parayı ve aşkı bulmak için geliyor insanlar Batum’a. Neler neler var. İşin beni üzen tarafı ise Batum’da yaşayan Türklerin Batum sakinlerinin gözünde ve gönlünde iyi bir yere sahip olmaması. Gerçekleri söylemek herkesi üzer ama amatör yazarlık hayatımda bile gerçekleri söyleyemeyeceksem daha bunca şeyi yazmamın ne manası var? Kimse kusura bakmasın ve çuvaldızı evvela kendimize batıralım. 2 bira içip hesabın 300 Lari geldiği, batakhane ve pavyon tarzı yerleri işleten, insanları korkutarak bu hesapları ödemelerini sağlayan patronların hiç biri Gürcü değildir, Türktür. Hiç şüphesiz Batum’da yaşayan dürüstçe ekmeğini kazanan birçok esnaf ve ticaretçi insan vardır ebet. Ama maalesef genel olarak bir şekilde evinden barkından vatanından ya da yasalardan kaçmış ve eğitim seviyesi son derece düşük Türklerin Gürcistan’da yarattığı Türk algısı hiç de hoş değildir. Kim ne derse desin yurt dışına gittiğiniz zaman isteseniz de istemeseniz de ülkenizi temsil ediyorsunuzdur. Son senelerdeki Türklerin bu olumsuz imajının etkisinin mimarı büyük oradan Gürcistan’da yaşayan Türklerdir.
Bir Hikaye:
Stalin zamanında 2. Dünya Savaşından önce çıkan bir yasa gereği Sovyetlerdeki her köy-bucak Kızıl Orduya bir adet tank göndermek zorundaymış. Köylülerin tank yapacak hali yok ya, tank maliyeti kadar para. Batum’un bir köyünde insanlar varını yoğunu ortaya koymuşlar çalışmış didinmişler derken bir tank parasını denkleştirip yetkililere teslim etmişler. Hele bir de etme soluğu Sibirya da alırsın. Derken ikinci dünya savaşı patlak vermiş ve Ruslar Nazileri durdurmuş ve savaşı kazanmışlar. Aradan uzunca bir zaman geçmiş Stalin’in ömrünün son seneleriymiş ve Kızıl Orduya tank gönderen bu köyden sivri akıllı birisi çıkmış ve şöyle demiş. – Moskova’ya yoldaş Stalin’e mektup yazıp tankımızı geri isteyeceğim, hem savaşı da kazandık artık barış hüküm sürmekte. Köylüler adamın delirdiğini düşünmüş, sen kim oluyorsun da Stalin’e mektup yazma cüretinde bulunuyorsun demişler adama, canına mı susadın sen kardeş? İnatçı Gürcü birazda aptal cesaretiyle bir şekilde Moskova’ya mektup yazmayı başarmış. Bir zaman sonra Kızıl Ordu köyün girişine dayanmış. Kızıl Ordunun çizmelerinden çıkan sesler kendi halinde yaşayan köylülerin yüreklerine derin bir korku salmış. Yetkililer dev bir uzun aracın kasasından devasa bir tank bırakmışlar bu köyün girişine ve hiçbir açıklama yapmadan geldikleri gibi gitmişler. Sevinç çığlıkları atan bizim inatçı ve meraklı kahramanımız
-- Stalin tankımızı gönderdi, Stalin iyi bir adam diye bağırarak tankın yanına koşmuş. Köylüler ziyadesiyle bu durum karşısında şoka girmişler ve tankın gerçek olup olmadığını kontrol etmek için köyün girişine doğru yürümüşler. İnatçı kahramanımız o günden ölümüne dek köyde bir kahraman gibi anılmış, saygı görmüş ve onurlu bir şekilde yaşamış. Tank ise bu gün hala köyün girişinde insanları selamlamakta.


1880 Senesinde Muğla’da doğan zeki bir adam 1923’lere gelindiğinde çayı Rize’ye hediye edecek ilk adımları atmıştı bile. Kaç kişi hikayesini bilir bunu bilemem ama o kıt zamanlarda yöre halkına yaşama şansı veren cennetlik bir adamdı. Dağları taşları bir yorgan gibi örten çay bahçelerinin mimari odur ve herkesin bildiği gibi çayı Batum’dan getirmiştir Rize’ye. Bu adam Zihni Derin’dir. Başka kim olabilirdi ki? Milyonları besleyen iyi kalpli bilim insanı. Tarihin bir cilvesi işte, nesiller çay tarımı ile büyüdü adam oldu, bu gün Doğu Karadeniz için çay hala vazgeçilmez bir unsurdur ve sadece Türklerin sofrasına ekmek koymuyor Gürcülerinde evlerine ekmek götürmesini sağlıyor. Vefalı bereketli bir annedir çay. Batum’dan gelmiştir ve bu günlerde vefa borcunu Batumlulara fazlasıyla ödemektedir. Sezonluk çay işlerinden bahsediyorum. Kabul etmek lazım sabahtan akşama dek çay bahçesinde makas sallamak ve sonrada çay bohçalarını taşımak kolay iş değil, Rize’nin dağlık arazisi Batum’un düz ovalarına benzemez ama her şeye rağmen çay nesilleri büyütmeye devam ediyor, Batumlusu, Hopalısı, Salarhalısı, hepsi… Milyonlara ekmek ve umut veren çaya insanlar ne vermiştir? Hemen söyleyeyim, bolca gübre, bolca azot ve toprağı, içme sularını zehirleyip mahvettik. Bölgemde meyve bile büyümez oldu. Çaykur 2017 kimyasal gübreleme için son senedir dedi, sanırım organik gübreye geçeceğiz ama bunun için biraz geç değil mi?
Çay sezonunda Gürcüler çok çalıştıklarından şikayet ediyorlar ve fazla para kazanamamaktan yakınıyorlar, bizimkiler ise Gürcülerin tembelliklerinden yakınıyorlar, yazları Gürcü işçi çalıştıran birkaç arkadaşımla konuştum kimileri çok memnun çalışmalarından, kimisi de burun kıvırıyor. Ama bir şekilde geçip gidiyor hayat, biz onlara onlarda bize muhtaç, birbirimizin kusurlarını aramak yerine daha verimli daha kaliteli nasıl çalışabiliriz aslında buna kafa yormamız gerekir ama bu dediklerimi yapacak bir potansiyel var mıdır bunun cevabını size bırakıyorum.
Gürcistan’da Türkçe – Türkiye de Gürcüce Yabancı dil olsun.
Yevropa da sınır bölgelerdeki kentlerde yabancı dil olarak komşunun dili öğretilir. Çok da mantıklı bir şeydir bu. Fransa – İtalya sınırında bu böyledir mesela. Trabzon – Sarp hattındaki okullarda seçmeli yabancı dil olarak Gürcüce okutulsa güzel olmaz mı? Çocuklar başka bir kültürle başka bir dünyayla tanışsalar muhteşem olmaz mı? Aynı şekilde Gürcistan’da seçmeli yabancı dil Türkçe olsa, birbirimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olmaz mı? Bizim çocuklarımıza aslında Gürcülerin sadece birer çay işçisi olmadıklarını bin senelik mistik ve kadim bir tarihin mirasçıları olduklarını biraz gösterebilsek aynı şekilde oradaki talebelere aslında Türklerin kaba saba cüzdanı şişkin eğlence mekanı sahibi tipler olmadıklarını, nasıl zengin bir folklor ve yemek kültürüne sahip olduklarını en az Gürcüler kadar samimi misafirperver olduklarını anlatsak sanırım bölgemiz daha yaşanılır hale gelirdi. Tüm bunları yapmak için evvela vizyon gerek yöneticilere, belki de bu söylediklerim çocukça temennilerden öteye geçemez ama gene de yazmakta fayda görüyorum.


Günlerden bir gün Sarp Hudut Kapısından geçerken telaşlı bir tır şoförü yardım isteyen gözlerle ve ağır bir nezaketle;
--- Bico, Bico ne olur gel bana yardım et, dedi. Sanırım beni Gürcü zannetti ve gümrük işlemi için eline tutuşturdukları evrakın ne olduğunu anlamaya çalışan bir kimseydi. Tırın yanına gittim ve --- hayırdır abi sorun nedir dedim. --- Ah sen Gürcü değilsin dedi bana. Değilim diye yanıt verdim. Normalde bu tatlı yanlış anlamadan sonra minik bir gülümseme olur ve herkes yoluna gider. Adamcağız öyle bir özür diledi ki benden, bu abartılı özre bir türlü mana veremedim. O anda çok ciddiye almadım adamı ama daha sonra bu durum çok kafama takıldı. Sanırım adam beni Gürcülere benzettiği için bu duruma sinirlenebilirim diye ya da bu durumu basit bir hakaret olarak kabul ederim diye af diler gibi özür dilemişti benden. Saçma sapan bir şeydi bu. İşin gerçeği adamın beni Gürcü zannetmesi hoşuma bile gitmişti. Batum’da bazen Gürcüce konuşuyorlar benimle, Gürcü zannediyorlar beni bu nasıl hoşuma gidiyor nasıl hoş bir duygu anlatamam. Ama anladığım kadarıyla sıradan bir insan için bu böyle olmayabilirdi. İnsanların neleri kafaya taktıklarının listesini yapsak herhalde toplumun yarısından fazlasının akıl hastası olduğunu açıkça görebiliriz.


Sovyetler dağılmadan önce ilkokulda okuyan bir çocuktum ve bir ülke bu kadar nasıl büyük olabilir diye hayran hayran atlasa bakardım. Dünyanın yarısı neredeyse onlara aitti. Daha sonra bir sürü yavru devlet ortaya çıktı, Sovyetler doğurmuştu adeta. Kimilerinin toprakları ülkemizin iki katı kadardı, mesela Kazakistan. Kimileri de Konya kadar vardı yoktu. Estonya, Ermenistan… Hemen yanı başımızda seslensek bizi duyacak kadar yakın bir yeni ülke beliriverdi. Tabi ki de yeni bir ülke değildi ama benim için yeniydi. O kadar yakındık ki Gönye’ de birisi yemek pişirse Hopa’nın köyünden kokusunu alabilirdiniz. Tarihin ve savaşların acımasız dikenli telleri seneler boyunca iki ayrı gezegende yaşıyormuşçasına ayırdı yöre insanını. Çok sonradan birbirimizi keşfetmeye fırsatımız oldu. Bir oldu tam oldu desek daha doğru olur. Daha o yaşlarda gazetelerin verdiği ansiklopedilerin resimlerine bakar, Batum’un Tiflis’in nasıl yerler olduğunu anlamaya çalışırdım. Oradaki insanların ne yaptıklarını hep merak ederdim. Rize’ye gelen Gürcülere oralar hakkında sorular sorardım ama ilk zamanlar hiç Türkçe bilmiyorlardı. Hatırlıyorum ben daha çocukken eski Lada’larıyla konvoy halinde köyümüze gelmişlerdi ve sergi açıp bir şeyler satmaya çalışıyorlardı. Ruhsuz renklere sahip Rus Lada’ları bile aslında bambaşka bir diyardan geldiklerinin göstergesiydi. Coğrafi olarak çok yakındık ama başka yönlerden bir o denli de uzaktık aslında. Tam hatırlamıyorum ama ilkokul üçe gidiyordum herhalde. En az 20 araba gelmişti köyümüze. Peşi sıra park ettiler arabalarını ve Gürcü Pazarlarını bir çırpıda kuru verdiler. Çok azı Türkçe konuşabiliyordu. Doğal olarak bizde de kimse Gürcüce ya da Rusça bilmiyordu. Basketbol topları, radyolar, kablolar, asma kilitler ve birçok değişik ürünler satıyorlardı. Belki de bizde olmayan ürünlerdi o zamanlar. Sene 92 bu arada. Sergilerin arasında dolaşırken tek başına sergisini kurmaya çalışan bir adamla karşılaştım. Leo adında sarışın genç bir adamdı. Sergisini kurmaya yardımcı oldum o çocuk aklımla ve ellerimle. İşaret diliyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bana, bende ona. Nedenini bilmediğim bir şekilde kendimi Leo’ya çok yakın hissetmiştim ve bir ağabey gibi sevmiştim Leo’yu. O zamanlar 30 yaşında vardı yoktu, çok net hatırlamıyorum. Yaz günüydü ve hava oldukça sıcaktı. Gürcüler Rize’ye mal getirip sattıkları zamanlardı, henüz çayda çalışan işçiler değillerdi. Derken öğlen vakti olmuştu bile. Leo ve öbür Gürcüler kendi yemeklerini yanlarında getirmiş öğlen yemeği yemeye koyulmuşlardı. Leo bana da bir şeyler ikram etti. Bu yediğim şey soğuk bir haçapuri idi. İlk defa haçapuri ile orada tanışmıştım ama çok da şaşırdığım söylenemez keza anamın yaptığı peynirli pideye benziyordu ama haçapuri daha tuzlu bir peynirden yapılıyordu. Gürcüler tuzlu ve baharatlı yemekleri çok severler hele ki kişnişe bayılırlar, Türkler gibi turşu delisidirler. Öğlen yemeğini benimle paylaşan Leo ya teşekkür etmiştim ama feci susamıştım. Çeşmeye gittiğimde aklıma Leo’ da susamıştır ona da su götürmeliyim diye geldi. Bir maşrapa suyu Leo’ya götürdüğümde çok mutlu olmuştu ve belli ki o da çok da susamıştı. Kana kana suyu içmişti. Gün boyu Leo ile takılmıştım ve akşam olunca sergisini toplaması için ona yardımcı olmuştum. Leo eşyalarını Lada’sına yüklerken bir yandan da ilk defa duyduğum bir müzik açmıştı. Sanırım Gürcüce bir şeyler çalıyordu. Leo minik elimi sıkmıştı ve muhtemelen kendi dilinde teşekkür etmişti bana. Çok sonraları bizim ‘’Madloba’’ diye öğreneceğimiz şeydi bu teşekkür. Arabasına binmişti ve artık Leo’ya veda etme vakti gelmişti. Acaba onu bir daha görebilecekmiydim diye düşünmeye başlamıştım bile. Leo arabaya oturmuş kapıyı kapamış ve kontağı çalıştırmıştı bile. Bir den arka koltuğa uzandı ve kocaman bir basketbol topu çıkarttı bana verdi. Hayatımda hiç basketbol topum olmamıştı kaldı ki herkes futbolla ilgileniyordu. Al bu senin olsun der gibi kıvrak bir beden diliyle topu bana uzattı ve gaza basıp geldiği gezegene geri döndü. Basketbol topu beni köydeki en mutlu çocuk yapmıştı bile, herkes nasıl da kıskanmıştı bana, işin garip tarafı ise kimse bunun bir hediye olduğuna inanmıyordu. Ailemi bile zor ikna etmiştim. Bir yabancıyla kurduğum dostluk böyle başlamıştı ve daha sonraki delikanlılık yıllarımda bir sürü yabancı arkadaşım, hatta bir kız arkadaşım bile olmuştu. İşte benim Gürcülerle dostluğum bu şekilde başlamış oldu. Ve hala devam etmektedir.


Çocukluğumuzda Rize’deki Gürcü Pazarına Rus Pazarı derdik ve oraya gidip Gürcülerin ürünlerine bakıp, tezgahlarının arasında dolaşmak muhteşem bir şeydi bizler için. Amerikan filmleri dışında yabancılar kimdi, ne yaparlardı en ufak bir bilgimiz olmadığından ötürü Rus Pazarı denilen lunapark her yaştan her kesimden insanların en uğrak yeriydi. İlk zamanlar Gürcüler bin bir zorlukla sergilerini caddelere sokaklara açıyorlardı ve daha sonra belediye bu işe el attı ve Gürcülere Pazar yeri buldular, üstelik girişi de ücretli yapmışlardı, çok iyi hatırlıyorum daha çocuktum. Sattıkları ürünler ise birbirinden farklı çok değişik ürünlerdi. Çok kıymetli antikalar da vardı içlerinde, antika avcıları o dönemlerde çok değerli parçaları bedavaya almıştı. Yemek takımları, kaşıklarlar ve tabaklar, şamdanlar, bardaklar ve sürahiler, @EsToM#(0O).,?![{}]##£$#£$½$ Gürcistan’dan taşıyarak getirebildikleri ne varsa. Hz. Meryem resimleri bile vardı ama alıcısı var mıydı bilinmez.
İşte gene böyle bir gündü. Rus Pazarı dediğimiz ama içinde Gürcü vatandaşların ekmek paralarını kazanmak için çetin bir savaş verdiği ama biz çocuklar için bir lunapark olan en sevdiğimiz yere Rus Pazarına gitmiştik. Tezgahlar ve sergiler harıl harıl işliyor, vatandaşlar iştahlı bir sesle soruyor
Madam bu kaça olur, madam çok para istedin, efendi şunu da ver bakalım, raginda bico raginda --
Tüm bu kaosun arasında 35li yaşlarında güzel bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, görseniz içiniz burkulurdu. Yanı başında ise 55lerinde sakallı bir amca vardı. Anlattığına göre kadıncağız Rize’ye getirdiği mallarını satmış ama tam memleketine dönecekken tırnakçının birisi parasını halletmişti. Amca hadiseyi anlattıkça zavallı kadın daha bir makamlı, daha bir hıçkırarak feryat ediyordu. Bir yandan da Allah rızası için şu mağdura bir yardım edelim diyordu sakallı amca, belli ki Rus Pazarı eşrafından bir amcaydı, sözüne itibar ediyordu insanlar ve herkes gönlünden ne koparsa ağlayan kadının önündeki kutuya para atıyordu. Bir süre bu durumu izledim, kadına çok üzülmüştüm gerçekten de, ağlamasından da belliydi zaten. Bir den fark ettim ki para dolan kutuyu amca hızlı ve kıvrak bir bilek hareketiyle boşaltıyor tekrar yerine koyuyordu. Boş bir tezgahın üzerinde oturuyorlardı ve tezgahın altında insanların göremeyeceği bir yerde daha büyük ayrı bir teneke kutu vardı. Asıl kasa orasıydı aslında. Amca benim oralarda tilki gibi dolaşmamdan hoşlanmamıştı ve gözlerini bana devirip tek kelime etmeden beni kovmuştu. Akşam eve döndüğümde ağlayan kadın ve amca hala aklımdaydı, acaba kadının parasını kim çaldı diye düşündüm, hatta amcanın gizli polis olduğu düşüncesine bile kapıldım bir anda. Bu iki insanın düşüncesi çocuk bedenimi ele geçirmişti bile.
Ağlayan kadın ve yardım sever iyi kalpli amca meğerse işi çok önceden pişirmişlerdi. Samsun’dan Hopa’ya dek tüm Rus Pazarlarında aynı tiyatral performansla hatırı sayılır bir para kazanmışlardı. Kadının hakkını vermek lazım belki de rahmetli Adile Naşit bile onun kadar güzel hıçkırarak ağlayamazdı. Tabi bunu çok sonra gene Rus Pazarı dünyasından işitti herkes. Basit bir tezgahın ardında bir de aşk hikayesi yatıyormuş meğerse. Karadenizli Bonnie ve Sovyet Clyde herkesi dolandırıp Batum’a kaçmışlardı. Eğer bir olayın içinde aşk var ise tüm aç gözlülükler ve kirli çamaşırlar hoş görülebilir. Evlilik dışı bu tip aşklar her ne kadar toplumun nazarında hoş karşılanmıyor olsa bile yapmış oldukları yankesiciliğe güzel bir kurumsallık katmıştı bile.
Yazan: Esteban Exodus
hoboculture@yandex.com




Hiç yorum yok: